Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp: “Bizim geleneksel ahşap mimari örneklerimiz var. Bu örneklerin yeniden yorumlanmaması, yorumlanan örneklerin de yeterince tanıtılamaması şehirlerimizin çirkin betonarme bloklarla kaplanmış hiçbir mesajı olmayan kentler haline gelmesine sebep oluyor. Ben buna `görsel gürültü` diyorum.“
- Sayın Ahmet Vefik Alp, sizi tanıyabilir miyiz?
- Ben gençliğimde hep mimar olmayı istedim, farklı bir alternatif düşünmedim.1967 yılında Kadıköy, Moda`daki Saint Joseph Lisesi`ni bitirdikten hemen sonra Boğaziçi Üniversitesi, eski adıyla Robert College`ı kazandım ve eğitimime başladım. Burada mimarlık eğitimi olmadığı için İ.T.Ü`ye geçiş yaptım. Bu geçiş de ilginç oldu. O zamanlar İ.T.Ü`de Taşkışla`da Mimarlık Fakültesi vardı. Ben Beşiktaş Spor Caddesi`nin köşesinde Teknik Üniversite’nin teknik okulu olarak bilinen okulun mimarlık bölümüne birincilikle girdim. Teknik okuldan `Mimar` ünvanı ile mezun olurken Mimarlık Fakültesi’nden “Yüksek Mühendis Mimar” olarak mezun oluyordunuz. 1968 yılında İstanbul Teknik Okulu`ndaki eğitime başladım. Teknik okul eğitim kadrosunda eserleri ile kendilerini kanıtlamış mimar ağabeylerimiz bulunmaktaydı. Bu yetenekler gelip tasarım atölyelerinde uygulamaya yönelik dersler verirken fakülteden de hocalar gelip teorik ağırlıklı derslere girerlerdi. 4 yıl sonra `Pekiyi` derece ile mezun oldum ve Taşkışla`ya master yapmak üzere davet edildim. Ben ve birkaç arkadaşım yüksek lisans eğitimimize başladık. Kendimize güveniyorduk, mimar ünvanımızı almıştık, meslek odasına kayıt olmuştuk. Teori ve uygulama sentezinin getirdiği üstünlük ile kısa sürede orada da başarılı bir şekilde ve ikinci kez pekiyi derece ile mezun oldum. Hemen asistanlığa alındım ve sonra ABD`ye gönderildim. Houston`da, ünlü Rice University’de, yeni bir yaklaşım olan “Mimari ve Şehirsel Psikoloji” alanında master ve doktara eğitimimi rekor kırarak toplam 16 ay gibi kısa bir sürede tamamladım. İTÜ’ye dödüm. Bundan sonra Isviçre, Suudi Arabistan Kral Fahd Üniversitesi, Japonya’da akademik ve profesyonel çalışmalarım oldu, oralarda türk bayrağını dalgalandıran eserler bıraktım. Yurt içi ve dışı olmak üzere 2 kez profesör oldum. Uluslararası Mimarlık Akademisi tarafından 2000 yılında uluslararası jürinin oyları ile “gelmiş geçmiş en büyük yüz usta” arasına alındım. Bu yüce ünvan beni aşan bir onur oldu.
- Ahşap yapılarla tanışmanızdan bahseder misiniz?
- Bir İstanbul çocuğu olarak Kalamış, Moda ve Boğaz`da görmeye alıştığım ahşap mimari örnekleri dışındaki ahşap yapı ile karşılaşmam, Amerika`da oldu. 1977’de oraya gittiğimde Amerika`da villa veya site düzeninde konutların ahşap olarak inşa edildiğini gördüm, inceledim. Türkiye`de kültürümüzde geniş yer kaplamasına rağmen niçin biz ahşabı betonarmeye tercih ediyoruz, neden koca binaları ağır, rijit, kırılgan betondan yapıyoruz, ekseninde düşünmeye başladım. Betonarme yaparken önce yapıyı ahşaptan yapıyoruz sonra ahşap kalıbı söküyoruz. Bu çok da mantıklı bir iş değil. Sanırım bugün ahşap konutların yaşam alanlarımız olup olmaması biraz da kültürle ilişkili. Amerika`da insanlar oturdukları kentte yaşlanmıyorlar, sürekli iş değiştiriyor. Örneğin; Bostan`dan Chicago`ya oradan Seattle`a gidiyorlar. Biz de ise genelde anne baba nerede ise çocuk hatta torun bile aynı kentte ve evde yaşıyor. Avrupa Ülkeleri`ne yapılan
göçler, kırsal kesimden büyükşehirlere göçler dışında herhangi bir yer değişimi sözkonusu değil. Bizim anlayışımızda tarlaya, bağa, bahçeye, eve bir bağlılık vardır. Ev ailenin nesilden nesile süregelen kalesi gibi düşünüldüğü için asla yanmayacak, yıkılmayacak, sağlam bir malzemeden yapılması istenir. Ahşap yapılardaki yanma, çürüme riskinin de etkisiyle ülkemizde betonarme tercih edilmeye başlandı. Halbuki depremde de gördük ki betonarme çok doğru bir tercih değil. Ahşap esnek olan bir malzeme, montajı, uygulaması kolay. Amerika`da orman kaynaklarını dengeli kullanmak açısından ahşap yonga paneller kullanılarak çok kısa sürede birkaç katlı evler yapıldığına şahit oldum. Ahşap evlerin sıcaklığı, kullanımda sağladığı rahatlık da gözardı edilmemeli. Ayrıca bir yapının konstrüksiyonu tamamen ahşapken dış cephede tuğla, taş uygulamalar yapılarak binanın farklı bir görünüme sahip olması da mümkün. Dışı kagir içi ahşap yapılar yapılabilmekte. Bizim geleneksel ahşap mimari örneklerimiz var. Bu örneklerin yeniden yorumlanmaması, yorumlanan örneklerin de yeterince tanıtılamaması şehirlerimizin, turistik yörelerimizin çirkin betonarme bloklarla kaplanmış hiçbir mesajı olmayan kentler haline gelmesine sebep oluyor. Ben buna “görsel gürültü” diyorum. Notalar anlamlı bir şekilde biraraya gelirse musiki eseri, anlamsız bir şekilde biraraya gelirse gürültü olur. Ben ahşaba aşık oluşumdan 30 yıl sonra Istanbul, Kireçburnu`da Alp Yalısı adını verdiğim bir ahşap ev sahibi oldum. Kendi projem, umarım emekliliğimi bu yapıda geçireceğim.
- Yapı malzemesi olarak ahşabı tercih etmek bir mimara yapının kazanacağı kimlik anlamında yardımcı olabilir mi?
- Binaların yüklendiği anlamları ifade etmede ahşap mimara yardımcı olabilir. Elbette ki fonksiyonlarına ve lokasyonlarına göre binaların malzemeleri değişebiliyor. Örneğin; bir dağ evinin, göl evinin ahşaptan olması bekleniyor ki bunların en güzel örneklerini Finlandiya`da gördüm. Japonya`da ve Tayland`daki çalışmalarımda tapınakların ahşaptan yapıldığını gördüm. Betonarme ile zor yapılan konsolların ahşapla ne kadar düzgün ve rahat geçilebildiğini ve zarif detaylarla yapılabildiğini gördüm. Japonya`da, Tokyo’nun kuzeyinde bir “Türk Evi” yaptım. Bu bir tanıtım pavyonu. Orada da bazı uygulamalarda ahşabı tercih ettim. Ahşap teknolojik ve fiziksel özellikleri dikkate alındığında depreme dayanıklı, hafif ve fonksiyonel bir malzemedir ve bu özellikleri tercihini arttırmalıdır.
- Istanbul`un trafik sorunu ile ilgili bir konuşmanızda İstanbul trafiğini içine 4 kişinin sığabileceği fakat 10 kişinin binmeye çalıştığı bir otomobile benzeterek “bu araç ya su kaynacak ya da aksı kırılacak” demişsiniz. Aynı durum İstanbul`un yapılaşması için de sözkonusu. Sizce İstanbul`un aksı kırılmadan yapılacak tercihler arasında ahşabın yeri ne olmalı?
- Hepimiz biliyoruz ki ahşap deprem koşullarında oldukça güvenli bir tercih. Çünkü ahşap rijit değil. Yaylanıyor ama ayakta duruyor. Elbette yangın güvenliğini dikkate almak lazım. Bugünkü teknolojide ahşap yangına karşı daha etkin korunabiliyor. 1970’lerde İTÜ’de Prof. Dr. Niyazi Duman, ahşap yapılar dersine gelirdi. Bize ahşabı sevdirdi, büyük açıklıklı spor salonlarından konutlara ahşabın kullanımı ile ilgili detayları bize öğretti. Ben biraz da bu alt yapımdan hareketle, İstanbul`un gecekondu sorununa çözüm olacak “Çekirdek Konut” projesini geliştirdim. Bu projede ahşap çok büyük bir yer edinmekte. Çekirdek Konut`un ana fikri, yapının en zor ve pahalı olan bölümlerinin diğer bir deyişle, ıslak hacimlerin üretiminin banttan fabrikasyon tek tip üretimle yapılması. Konutta bu hacimlerin yapımı pahalı ve zor, tesisat, teknik bilgi istiyor, ayrıca gecekodularda hijyen sorunlarına yol açıyor. Çekirdek Konut`ta 4mx4m bir monoblok ünite var. Burada mutfak, banyo ve tuvalet sırt sırta yer alıyor. Bu yapının çekirdeğini oluşturuyor ve arsaya yerleştiriliyor. Bu sebeple de ismi çekirdek konut. Bunun etrafına ailenin büyüklüğüne ve tip projelere göre odaları koymak kalıyor. Bu odalar ahşaptan yapılacak. İsterse yapının sahibi bu odaları tip projelere göre kendisi monte edebilecek. Alt yapı yerel yönetimlerden bekleniyor. Daha sonra oda sayınızı arttırmak isterseniz yapı marketlerde satılan modülleri alarak kendiniz yapabiliyorsunuz. En önemli özelliği de çok hızlı bir şekilde yapıların tamamlanabilecek olmasıdır. Önceleri proje bir arsa içerisinde tek binaydı, fakat sonra maliyeti ve arsa gereksinimi azaltmak için sırtsırta vermiş dört ünite olarak tasarladım. İstanbul`da yalaşık 1 milyon gecekondu var. Önceleri ben keskin düşüncelere sahiptim, illegal yapı hemen yıkılmalıydı, fakat insanların mağduriyetini görünce düşüncelerim değişti. Bunları bir anda yıkamazsınız. Insanları sokakta bırkamazsınız. Çekirdek konut projesini bu amaçla geliştirdim. İstanbul imar çarpıklığı neticesinde diğer olumsuzluklara ilaveten güvensiz bir hal aldı. Bu sıkıntıyı aşmak için geçici çözümler değil de kalıcı, radikal, cesur çareler bulunmalı ve bulanacak çözüm hızlı işlemeli. Çekirdek Konut projesi böyle bir proje, hayata geçmesi için hızlı bir seferberlikle merkezi ve yerel yönetimlerim desteği gerekmektedir. Deprem riskli şehirlerimiz için tasarladığım geleneksel uslupta “Ahşap Apartman” projem var. Her katta 4 daire var. Merdiven tasarımındaki orijinallikten dolayı düz veya eğimli zeminlere proje değişmeden yapının oturtulması mümkün. Henüz hayata geçmemiş bir proje. İstanbul`u 40 yıldır taciz ettik, yanlış işler yaptık, ne yazık ki deprem olursa bir fatura ödenecek. Eğer radikal projelerle atılımlar yapılırsa şehir bir ölçüde depreme hazırlanabilir. Bu yeni yapılanma içerisinde ahşabın da değerlendirilmesi gerekir. İstanbul için proje üretirken ulaşımı, parkı, konutu, yeşili, tarihi aynı anda düşünmek lazım. Benim 30.000 araçlık “Haliç Sualtı Otoparkı” projem ile belediyenin günde100.000 USD gelir elde etmesi, şehrin kalbinde park sorununu çözmesi, park mafyasının kökünü kazıması mümkün. Bu otoparkın benzeri Cenevre`de gölün altında var, 1968`de gördüm. İnsan görerek hayal edebiliyor.
Bir de Pendik-Yeşilköy deniz üzerinden 25 metrede giden oto-ray “Yüzer Yol” projem var. Istanbul`un içine girmesi gerekmeyen transit ulaşımı çözecek. ITÜ’den vize aldı. Bu ve benzeri projelerimin hepsi dünya literatüründe yer aldı. Beni Norveç`in Bergen şehrine davet ettiler. Köprüler, yollar konusunda dünyanın dört bir yanından bilim adamları gelmişti. Orada “Yüzer Yol” projemi sundum, başyapıt dediler ve bilim kitaplarına aldılar. Bu projeye “beşi bir yerde” diyoruz. Çünkü İstanbul`un beş ana unsurunu birleştiriyor. Atatürk Havalimanı, Sahiba Gökçen Havalimanı, Formula 1, Olimpiyat Stadı ve Adaları birleştiriyor.